|
|
maviADA "her şey insanla güzel,her şey insan için." |
|
OKUMALI, O OKUMALI |
nadir gezer
|
||||
| sayı 1 NİSAN 2008 | |||||
|
*Nazik Ana’nın üzerinde gün boyu onu tedirgin eden bir sıkıntı vardı! Yüzü uzamıştı!.. Ama üzerine yığıntılanmış bin bir sıkıntıya karşın yine de sessizdi. Kendi içine çekilmiş, kendi kendisiyle didişiyordu. Turnagözü rengini andıran gözbebeklerine vurmuştu bu sıkıntı. Böyle anlarda yabansı bir ışıltı gelir, gözbebeklerine konardı. Sıkıntı sıkıntıyı izler,bir teselli için eli koynuna gider, tütün tabakasını çıkarır, bir sigara sarar dudakları arasına alır sigarasını, kibritini çakar, sigarasının dumanını vururdu dışarıya.O dumanın oluşturduğu depdeğişik dolanıma bakar, düşüncelere dalar. Başı darda mı dardaydı!.. Dört çocuk… Kaynana… Ve dört aydan bu yana cezaevinde yatan bir koca… Kent uzaktı…Yayan yapılacak gidiş geliş güçtü…Az buz değildi ki…İki buçuk saatlik yoldu bu…Avlu da keçi koyun… Çan sesleri birbirine karışıyordu…Ne yana baksa hep benzer sıkıntılar üzerine yükleniyordu!.. Yoksunluklarla kuşatılmış bir yaşam insana kaygıdan başka ne verebilirdi ki!..Bu yüzden öfkeliydi Nazik Ana!.. Tütün kaçakçılığı nedeniyle kocasını cezaevine tıkıveren hükümete, kaymakama, savcıya, hakime, jandarmaya, ilgisi olsun olmasın bütün sorumlulara karşı öfkeliydi işte… Koyunu, kuzuyu kurda kaptıran oğluna karşı da öfkeliydi… O içini kasıp kavuran, onu bir tedirginlikten ötekine taşıyan her şeye karşı öfkeliydi… İki parmağı arasındaki sigarasından son çekiminin dumanını dışa vururken “İçim içime sığmıyor!”dedi kendine. Düşüncelerle yüklü yüzü derinleşti, yabansı bir yalnızlığın derinliğinde buluverdi kendini… Sonra birden kendini toparladı, titrek dudaklarıyla, “Hiç olmazsa çocuklarımdan o okumalı!”dedi kendine. *Yer odasındaki çamaşır dolabının önüne yaymış olduğu bohçaya oğlunun çamaşırlarını, dış giyimiyle ilgili ıvır zıvırı dürüp üst üstte koyarak bohçaya kendine özgü şekil veriyordu. Bohçaya her dokunuşunda içi titriyor,sanki yalnızlığının öfkesini bohçadan alırcasına iki eliyle bastırıyor,sonra da uçlarını birleştirerek düğüm üstüne düğüm atıyordu…Her deviniminde de “O okumalı” diyordu, titrek bir sesle. *İşte Nazik Ana, akşamın alacasına böylesi duyarlılıklarla ulaşırken gecenin karanlığı da sessizce ağırdan ağırdan köyün üzerine düşüverdi… *Sabahın alacası daha dağ doruklarına düşmeden yanı başında yatan oğluna seslendi:”Nedim yavrum,uyan hele!..”Toprak yeniği elini oğlunun yüzünde ana sevecenliğiyle dolaştırarak, “Uyan hele!..”dedi yeniden. *Oysa,neredeyse Nedim’i de uyku tutmamış,o da uyanmıştı erkenden.Böyle anlarda yaşının küçüklüğüne karşın onu da uyku tutmazdı.Sessizliğinin nedeni anasının elinin yeniden yüzünde dolaşması, onun analık sıcaklığını duyumsamak isteğiydi…Yeniden anasının eli yüzünde dolaşırken Nedim birden iki ince kolunu anasının boynuna dolayıverirdi,ardından da: “Anacığım,ben çoktan uyanığım.”dedi titrek mi titrek bir sesle. *Ana oğul hemen ayaküstü birkaç yudum bir şeyler atıştırdıktan sonra kaynanası Halime Ana’ya: “Hadi Allahaısmarladık ana…”dedi Nazik Ana “Güle güle gidin gelin, herkese selam” diyerek yolcu etti onları. Koca kapıya dek iki de bir duraksadı, Nedim’i kucakladı, öptü. Ardından da umut yüklü bir sesle “İyi oku emi yavrum” dedi içten bir sevecenlikle. Halime Ana’nın o içten yakarılarını yüklenen ana oğul sabahın alacasına dalıverdiler… *Nedim, elini anasının eline vererek onun ana sıcaklığını duyumsayarak yürüdü… Anası yüzünü ona çevirerek, “Hiç olmazsa sen oku be yavrum!” dedi içli bir sesle: “He ana…”dedi Nedim. *Sabahın sessizliğinde ayak sesleri daha bir büyüdü. Yapılar arasında yankılandı. Bu yankı sesiyle ana oğul daha bir canlanıverdiler. Yürüyüşleri ivecenleşti. Sabahın ılıcak esintisiyle yüzlerini hoş bir yaşam sevinci sarıverdi… *Dünyayı kasıp kavuran İkinci Dünya Savaşı, ülkeden ülkeye insanların içini bir korku, bir umutsuzluk sarmıştı. Günlük yaşantılar altüst olmuş, yadırganır bir dünyanın sıkıntıları gelip abanmıştı insanların üzerine. Bu yüzden öğretmenler askere alınmış, pek çok okulun kapısına kara kilit vurulmuştu!.. Nazik Ana’yı bir tedirginlikten ötekine taşıyan da işte bu kara kilitti!.. Bu nedenle Nazik Ana, oğlunun okulundan kalacağı kaygısıyla oğlu için yola düşmüştü.Ondan iki yaş büyük bir oğlu vardı,yine ondan küçük bir oğluyla bir kızı da vardı ama,onun yüreğinde okumasının özlemini çektiği elinden tuttuğu oğluydu.Ona umut bağlamış,o yolda koşullar da ağır da olsa yürümeyi benimsemişti.İşte şu dere tepe yola düşüşünün nedeni buydu!..Bunda analığın ve kadınlığın ağır sezgisi de vardı. Yaşı daha dokuzunda olan oğlundan ne bekliyordu?:Neden umudunu bu oğluna bağlamıştı?..Onların yürüyüşlerinin tersine akan derenin şırıltısına,yer yer artan çağıltısına verdi kendini Nazik Ana.Düşüncelere daldı.O boğaz denilen dar geçide giriverince bir hoş oldu içi!Sanki her şey birden yabansılaşıverdi!..İçini bir korku sardı!..Bir yanda yankılanan su sesi,bir yanda da uzadıkça uzayan dar boğaz…Depdeğişik duyarlılıklar ortamına taşıdı onu!..Yine de oğluyla korkusuzca yürüdü. Boğazı aşıverince sabah güneşinin doruklardan yürüdükleri alana doğru yayılışının sevincini yaşayıverdi. Yüzü güldü, oğlunun elini sıktı, eğildi öptü onu… Titrek bir sesle: “Hiç olmazsa,sen okumalısın yavrum!..”dedi. Sevinçle gülümsedi Nedim, güneşli yüzüyle anasının yüzüne bakarak: “Heee anacım!..”dedi sevinçli bir sesle.Yürüyüş yönüne ters akan derenin sesinde hoş bir müzik sesi duyumsadı Nazik Ana… Bu ses, usunun ve yüreğinin derinlerinde “mızıka” sesine dönüşüverdi. Çocukluğunun, genç kızlığının mızıka sesiydi bu!.. Doyumsuzca dinlediği, kollarının arasında iki yana savurarak çaldığı mızıka sesi!.. O ses, ona güç veren bir sesti. O seste, yaşam sevinci vardı. O mızıka denilen çalgı aracı, daha küçük boyutlu akordeonun taa kendisiydi… Abaza geleneğinde bu müzik aracı, düğünlerin vazgeçilmez çalgısıydı. Oyunlar onunla oynanır, körüğü açılıp kapandı mı tüm gençlerin yürek atışları artar, sevi rüzgârları eserdi içlerinde. Onun için mızıka bambaşka bir çalgıydı Abazalar için!.. Daldığı bu düşüncelerden birden sıyrıldı Nazik Ana! Salt su sesine verdi kendini… Yaaa İşte Şöyle böyle derken, devinimli güneş köyden köye, bir doruktan ötekine kayıvermiş, günün saati ikindiyi buluvermişti. Ulaşmak istedikleri köyün ünlü mü ünlü tepesi önlerindeydi. Yorulmuşlardı, ter belerinden giysilerine vurmuştu. Ve ünlü tepenin ünlü meşe ağacı önlerindeydi işte!.. Nazik Ana gökyüzünün açık mavi rengine bakarak: “Bu saatlerde buralar hep böyledir yavrum…” diyerek sırtını yaşlı meşe ağacına verdi. Meşe ağacı da ağaçtı hani… Yaşlı mı yaşlıydı!.. Gün görmüş köy yaşlıları gibi gövdesi yosunlaşmış,bedeni çimen yeşilinden kül rengine doğru uzanan yosunlarla bezenmişti. “Bu tepe benden sorulur!..” dercesine görkemli bir duruşu vardı. kimi dalları yaygınlaşmış, yere doğru meyletmiş, depdeğişik bir görünüm almıştı… Yanı başında soluklanmadan akan pınarın görünümü de bir başka güzellik veriyordu çevreye. Bir doğa harikasıydı burası. Yörük tepesi, yöreye egemen olan tepe!.. Mezit Köyü üç mahallesiyle insanın gözleri önündeydi. Uçsuz bucaksız o güzelim doğa içine yayılmış olan bu köy ne yazık ki düşmanlıkların, kan gütmelerin, bitmez tükenmez açıların saltanat kurduğu bir köydü. Kafkas geleneğiyle kurulmuş birbirinin benzeri evler… Geçmişin bütün anıları, acıları usuna üşüşüverdi Nazik Ana’nın!.. Birden doğruldu yerinden, kırılgan bir sesle: “Hadi yavrum yolumuz az kaldı,Bir de yukarı mahalle yokuşu var önümüzde!” dedi oğlunun yüzüne bakarak. “Ben hazırım be ana!” diyerek o da doğruldu yerinden. İşte o anda güneyden kuzeye bir turna katarı yeri göğü inleten, insanı yalnızlığına sürükleyen turnaların sesleri dolduruverdi çevreyi…yüzünü turna katarına çevirerek: “Nedir bunlar be ana?”diye sordu Nedim. “Turna bunlar be yavrum. Her yıl işte bu mevsimde buradan geçerler. Genellikle bu mevsimdeki yolculukları kuzeyden güneye olurmuş. Kendi yaşantılarına uygun bir yer ararlarmış!..”dedi Nazik Ana. “Heee anladım ana bizim köyün leylekleri bunlarda!..” “He işte öyle yavrum!..” Karşı Mahalle’nin iniş aşağı yoluna verdiler kendilerini. Bir solukta dereye ulaşıverdiler. Burası üç değirmenler bölgesiydi!..Derenin suyu bu daracık alana girince sanki üç yönden sıkıştırılmış gibi köpükleşir,sesi büyür de büyür,soluk soluğa daracık geçitleri aşarken iki yana çırpınır, yeri göğü inleten, kulakları sağırlaştıran bir sesle iniverirdi!.. İnsan dere kıyısına ulaşıverince birden duraksar, ürküntüleşmiş suya bakar, ardından da derenin tek geçidiolan tahta köprüye çekinerek de olsa adımını atardı… Ana oğul da benzer sıkıntıları yaşayarak dereyi aşıvermişler… Eh artık dere aşılmış, yeğni eğimli koca bir çayırlık açılıvermişti önlerinde. Koyunlar… Kuzular… İki yana koşturan çocuklar… Tepelere tünemiş çamlar… Neresiydi burası böyle? Kuş cıvıltıları, karga sesleri… Akşam güneşinin o güzelim ışıltısı ağaç doruklarından evlerin çatılarına, pencerelerine ulaşıyor, akşama depdeğişik bir ışıltı veriyordu… Nazik Ana,geçmişin esrikliğiyle derin bir sessizliğe gömülüvermişti işte o anda!.. Ne zaman bu köye adımını atsa hep böyle olurdu!..Coşkulanırdı. Sevinçlerle acıları aynı anda yüreğinin derinlerinde yeniden ve yeniden yaşardı!.. Kısa bir yokuşu çıkıverince birden duraksadı Nazik Ana, yeni yapılmış görkemli okul yapısını görüverince gözlerine inanamadı,olduğu yerde kala kaldı, Nedim’e seslenerek: “Bak gördün mü yavrum, okul işte karşımızda!”dedi. Gözlerini kırpıştırarak bakan Nedim: “Hee ana anladım, bu benim okulum!..”dedi. Yukarı Mahalle ve işte iki koca kanatlı kapı ve küçük bir de giriş kapısı!.. Mavi boyalı iki katlı yapı gülümseyiverdi yüzlerine… Nazik Ana’nın içi bir hoş oldu, duygulandı. Coşkudan yüzü seğirdi… Baktı kaldı her şeye… Avlunun ortasında durdu öylece. Tahta çitle ayrılmış koyu evi, bahçeler, ağıl ve dam… Ağıldan gelen keçi ve koyun seslerinden, damdan gelen at ve malak seslerinden bir hoş oldu içi. Öylece sessizce durdu kaldı olduğu yerde. Saime Yenge’nin Abazaça çağrısıyla kendine geldi,birden topladı kendini,odaya doğru yürüdü… Gürültülü ama saygılı hoşbeş birbirini izledi. Çocuklar neredeyse yabancı kadın olarak gördükleri Nazik Ana’ya sorgulu gözlerle bakıyor, ona yaklaşmaya çalışıyorlardı. Nazik Ana onlara döndü, o sevecen kadınsılığıyla kucakladı onları. Uzaktan gelişine uygun birtakım armağanlar getirememiş olmanın ezikliğiyle kendine, “Yoksulluğun gözü kör olsun!”dedi. Nedim’in varlığını anımsayarak onu evin çocuklarıyla tanıştırdı… Zeki, Seliye, Seli üçü de birden onun çevresini alıverdiler. Utangaç yapısıyla Nedim, yabansı gözlerle bakındı kaldı çevresine. Bu yerodası da onlarınkine hiç benzemiyordu… Ortada yastağaç,meşe odunlarıyla yüklü ocak,ocağın tam ortasından sarkmış, kapkara olmuş çöven…Yanda geniş bir divan…Bahçeye açılan kapı… Nedim’in bu birbirleriyle bütünleşmiş nesneler arasında gözleri dolandı kaldı. Bütün bu nesneler arasında bir yabansılık geldi çöktü üzerine Nedim’in… Seliye, halasının oğluna karşı uzun kirpikli iri titrek gözleriyle, dolgun yanaklarıyla, ona yaklaşmak isteğiyle Nedim hep uzak durdu ona. Yastağaçın çevresinde yemek için yerlerini alırken Saime Yenge, Nazik Ana’nın tedirgin yüzüne bakarak: “Zayıflamışsın!..”dedi. “Yaaa!..” dedi Nazik Ana, sonra da ekledi:”Ne olacak köyden kazaya,kazadan köye…Tarlaya,bağa,bahçeye… Dur durak yok be yenge!.. Dört çocukla her iş de üzerinde!..” “Evet, zor ya!”dedi. Yolculuğun verdiği yorgunlukla yatakta buldular kendilerini. Yine de Nazik Ana uzaktan uzağa köyü dinledi. Derinden derine gelen Abaza ezgileri, mızıka sesi…Ardından da önü alınamaz derin bir yorgunluk uykusu… Sabahın pencerelere vuran ışıltısıyla uyandı Nazik Ana, gözlerini pencere aydınlığına verdi.Sabahı dinledi…Kızlık ve gençlik günlerini…Ihlamur ağaçlarının koyu, yumuşak gölgelerinin insana verdiği esrikliği düşündü…. Sanki olduğu yerde doğa o güzelim ıhlamur ağaçlarının sıcaklığı sarıverdi onu!.. Kuş cıvıltıları, kuzuların üzgü yüklü bağrışları…Yaşamın tanımsız bir derinliğine çekiverdi onu!.. Bütün bu güzelim duyarlıkların geçidinden geçiveren Nazik Ana’yı yaşam hüzünlü mü hüzünlü bir yanıyla sarıvermişti işte!..Bütün bu olumsuzluklara karşın yine de yüreğinin derinliklerinde bir yaşam sevinci vardı!..Güzel olan da buydu!.. Oğluna döndü, onun yüzüne baktı. Tanımsız analık sevecenliğiyle eli oğlunun yüzünde dolandı. Sessizce sokuldu ona yanağında öptü.Sonra da “Senin ayrılacağına,okuman için, okulun için katlanıyorum yavrum!..” dedi. Sabah kahvaltısından sonra yeni bir yolculuk bekliyordu Nazik Ana’yı! Koca kapıdan uğurlanırken, Nedim hemen onun başında yürüdü.Yukarı Mahalle’nin gömütlüğü son evlerin dışında meyilli bir alandaydı.tam gömütlüğe ulaşıverince birden duraksadı Nazik Ana,yüzünü gömütlüğe çevirerek yere çömeldi.Yakarıya başladı,sonra doğruldu yerinden. Gömütlüğe baktı uzun uzun…Yaşlı meşeler, kabukları yosunlaşmış meşeler sarmıştı bütün alanı.Elleri bir meşe ağacından ötekine kayarak anasının, Neşide Yengesi’nin iki kardeşinin gömütlerini bularak, gömüt taşlarına dokunarak yüreğinde yeniden düğümlenen acılarını, sıkıntılarını vurdu dışa!.. Abazaça ağıtlar yaktı. Ardından da ağır ağır ayrıldı gömütlükten. Kıyıda kendini bekleyen oğluna sarıldı üst üstte…Gözyaşlarını tuttu.Az ötede bütün çatısı görünen okula baktılar birlikte.Daha çok duramadan Nedim’i geride bırakarak iniş aşağı ayrıldı oğlundan.Nedim anasının ardından baktı kaldı.Yol boyunca izledi onu. Taa Yörük Tepesi’ne dek durdu kaldı olduğu yerde. Anasını gözden yitiriverince döndü köye doğru, isteksizce yöneldi eve…
|
|||||
|
|
Bize
Gelenler:![]() |
Yaz 2008 çıktı...
İçindekileri
|
|||